TRAKYA VE BALKANLARDA BEKTAŞİLİK – BİR KİMLİK OLARAK BALKAN BEKTAŞİLİĞİNİN AYRIŞIM SÜRECİ

admin 06 Temmuz 2012 0
TRAKYA VE BALKANLARDA BEKTAŞİLİK – BİR KİMLİK OLARAK BALKAN BEKTAŞİLİĞİNİN AYRIŞIM SÜRECİ

1-AYRIŞIM SÜRECİNİN İLK DÖNEMİ (1826-1925)
Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli’nin etrafında toplanan kütlelerin zamanla kurumlaşması sonucunda oluşmuş bir inanç kaynaklı sosyal kurumdur. Oluşmaya başladığı 13 yüzyıldan kapatıldığı 19. yüzyıla kadar bu grup, “Bektaşilik” olarak var olmuş, yaşamış ve gelişmiştir. 1826 yılına kadar bir kimlik olarak tek bir Bektaşilikten söz edilebilir. O da bir inanç temelli sosyal grup olan Bektaşiliktir. Her ne kadar otorite paylaşımı bağlamında “Çelebiler” ve “Mücerred babalar”ın yani evlenmeme yemini etmiş dervişlerin iktidar mücadelesi yer yer Osmanlı arşiv belgelerine ve taliplere verilen “icazetnamelere” yansısa da bu durum, bir müstakil “kimlik” ya da “alt kimlik” olarak değerlendirilemez. Belki Bektaşiliği İslamın bir “alt kimliği” olarak değerlendirmek mümkün olabilir. Yani Osmanlı Coğrafyasında hakim ideoloji ve inanç sistemi olan İslamın “medrese” ve “tekke” şeklinde iki alt kimlikçe temsil edildiği varsayıldığında, Bektaşilik bir tekke yapılanması olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bektaşilik “Çelebiler” yani Hacı Bektaş Veli soyundan geldiği varsayılan bir sülale ve “mücerred dervişler” yani Bektaşiliğe sonradan bir giriş töreniyle dahil olmuş dervişlerden ibaret değildir. Bunların dışında “müteehhil dervişler” denilen evli dervişler de vardır. Ama bu üçüncü tür hem “Çelebiler”in etrafında hem de “mücerred babalar”ın etrafında kümelenmiş ve bir kimlik oluşturma bakımından herhangi bir etki sağlamamışlardır.
Bektaşiliğin “Çelebiler” ve “Babagan” yani “mücerred dervişler” şeklinde iki kola ayrışması 1826 yılında kapatılmalarıyla girdikleri süreçte ortaya çıkmıştır. Özellikle II. Mahmud’un ölümünden sonra, Kadınefendilerden Pertevniyal Sultan’ın “Babagan” Bektaşilerden Emin Baba’nın müridi oluşunun yanısıra, pek çok sivil ve asker bürokratın “Babagan” koluna bağlı oluşları hem Bektaşiliğin hem de Bektaşilik içerisinde Babagan kolunun meşrulaşmasına zemin hazırlamıştır.

19 Eylül 1326/ 2 Ekim 1910 Hacıbektaş Veli Hankahı türbedarı Feyzullah Baba ve taraftarları olduğu anlaşılan Han bağı babası İsmail Baba, Balım evi babası Esseyid Ali Baba, mihmandar Ahmed Baba, Mehmed Baba, Hacı Salih Baba gibi dervişlerin müşterek olarak Bâb-ı Meşihat’a gönderdikleri arzuhalde Hacı Bektaş Velî Hankahı’ndaki çekişmeler ortaya konulmaktadır. Dilekçeden anlaşıldığına göre Bektaşî dervişleri iki gruba ayrılmış bulunmaktadırlar. Mühürlerden anlaşıldığı üzere türbedar unvanına sahip bulunan Feyzullah Baba ise bu gruplardan birinin temsilcisi durumundadır.
Hacı Bektaş Velî Dergâhı türbedarı unvanını kullanmakta olan Hacı Feyzullah Baba, 22 Ağustos 1327 / 4 Eylül 1911 tarihinde bizzat gönderdiği bir arzuhalde Hacı Bektaş Velî dergâhındaki Babagân ve dervişanın tamamının padişaha duacı olduklarını belirtmektedir. O da Cemaleddin Efendi’nin servetine güvenerek, işlerine karıştığını beyan etmektedir. Onun iki buçuk senedir kendileri hakkında bir çok isnatlarda bulunduğunu, İstanbul’a kadar gelerek, yedi sekiz ay kendileri aleyhinde şikayetlerde bulunduğunu ifade etmektedir. Feyzullah Baba altı yedi aydır yiyecek yardımı (taamiye) alamadıklarını belirtmekte ve devletten yardım istemektedir.
Feyzullah Baba, tekkenin durumunu Rumeli’nin muhtelif yerlerindeki Bektaşî tekkelerine de bildirerek yardım istemiştir. Devlet ise Hacı Bektaş Tekkesi’nden Arnavut nüfusun yoğun olarak bulunduğu Bektaşî tekkelerine çekilen telgraflardan ve gönderilen mektupların mahiyetini öğrenmek istemektedir. Manastır valisi 18 Eylül 1327 / 1 Ekim 1911′ de Dahiliye Nezareti’ne gönderdiği şifre telgrafla durumu açığa kavuşturmuş ve Hacı Bektaş tekkesinden gönderilen telgraf ve mektuplarda yalnızca yardım istendiğini belirtmiştir.”

Feyzullah Baba’nın Rumeli’deki hemşehrilerinden yardım isteyişi bir Rumeli-Anadolu hatta bir Türk-Arnavut ayrışmasının başlama süreci olarak değerlendirilmemelidir. Burada yapılan bir hemşehri dayanışmasından ibarettir.
Nakşi bendi Şeyhi Hamza Efendi ise Feyzi Baba’nın asla resmi bir sıfata sahip değilken daha önce dergâhı ele geçirmiş, burada bulunanları dergâhtan kovmuş, ve kendisini de vazifesini yapmaktan men etmiş olduğundan söz etmektedir. Şeyhe göre Feyzullah Baba dergâhın mutfak masrafına (taamiyesine) el koymuş bulunmaktadır ve etrafına bir çok Arnavut doldurmuştur. Kendi fikirlerine katılmayan Türk dervişleri dergâhtan çıkarmıştır ve dergâhı ziyarete gelen misafirleri de içeriye almamaktadırlar.
Bab-ı Meşihatın Hacı Bektaş Hankahına atadığı resmi şeyh Hamza Efendi rakiplerini bertaraf etmek için Türk-Arnavut ayrışmasını kullanmaktadır. Ama konuyu ciddiye alanlar da bulunmaktadır.
14 Şubat 1327 / 27 Şubat 1911 tarihinde Ankara Valisi’nin Dahiliye Nezaretine yazmış bulunduğu bir yazıda Hacı Bektaş Velî dergâhında Celebi Efendi ile bazı dergâha mensup şahıslar arasında görüşme sağlanmışsa da uzlaşma olmadığı ve bunların arasındaki lüzumsuz münakaşaların süregeldiği belirtilmektedir. Vali, Feyzi Baba’nın dergâhtan uzaklaştırılmasının Rumeli’de büyük problemler doğuracağını belirtmektedir. Çünkü Feyzi Baba Arnavut Bektaşîlerdendir. Bu arada dergâhın Çelebilere de bırakılmasının uygun olmayacağını yazan Ankara Valisi, meşihat meselesinin Bâb-ı Meşihatı ilgilendirdiğini belirttikten sonra, bu makama vekaleten tarafsız birinin tâyinini istemektedir.
1328/1912 Martına gelindiği zaman Hacı Bektaş Nahiyesinde, Hacı Bektaş Velî Dergâhı’ndaki iktidar mücadelesiyle ilgili olaylar gittikçe artan bir şiddetle su yüzüne çıkmış bulunmaktadır. Çelebi Cemaleddin Efendi taraftarları, Feyzullah Baba’nın Arnavutçuluk (bu ifadenin milliyetçilik anlamında olduğuna dair elimizde delil bulunmamaktadır; bu kelime, daha ziyade hemşehricilik anlamındadır.[Y.S]) yaptığını merkeze bildirmektedirler. 21 mart 1328/ 3 nisan 1912 tarihinde Dahiliye Nezareti’ne gönderdikleri İstanbul, Dersim, Sivas, Amasya ve Arabgir’de yasayan Bektaşî dervişlerinin 92′sinin mührüyle -ki bunlardan bir kısmı aşiretlerini temsilen imzalamışlardır- arzuhalle Feyzullah Baba’nın Bektaşî tarikatını “mücerred ve Arnavut unsuruna münhasır” olarak gördüğünü, bu duruma ise milyonlarca Türk, Kürt ve diğer unsurlardan olan ehl-i tarikin gücendiği belirtilmektedir.8 Cemaleddin Çelebi ise bir yıl sonra açıkça Feyzullah Baba ve adamlarının “Arnavut İstiklal Komitesi” sergerdelerinden olduğunu iddia edecektir. Ona göre Feyzullah Efendi Arnavutluktan peyderpey gelmekte olan ve dergâhta bulunan adamlarını artık Anadolu’nun her tarafına gönderip Arnavut devleti kurmak gayesi güdenlere yardım toplamaktadır. Bu ihtilalciler nakit paraya muhtaç oldukları için onlara para yardımı etmekte, bunu da görünüşte dergâh namına yardım topluyormuş gibi yapmaktadır.(7 Mayıs 1329/1913)
Devlet, bu konuyu yakından takip etmektedir. Şeyh adaylarından birinin Arnavut olması, Arnavutlukta çıkması muhtemel karışıklıkların sebebi olabileceğinden, bu hususta devleti daha dikkatli olmaya sevk etmektedir. 15 Mayıs 1328/ 28 Mayıs 1912 tarihinde Yanya Valisi Mehmed Ali Bey Dahiliye nezaretine gönderdiği şifre telgrafta, Arnavutluktaki Bektaşî babalarının Halvetî şeyhi (doğrusu Nakşi şeyhi olmalıdır, vali tarikat ismini yanlış bilmektedir. [Y.S]) Hamza Efendi’nin vefatı üzerine Pîrevi’ne kendilerinden birini şeyh olarak tâyin ettirmek arzusunda olduklarını yazmaktadır. Vali Ergiri Mutasarrıfının kendisine yazdığı bir telgraftan da söz etmektedir. Ergiri Mutasarrıfı üç ay boyunca sorumlu olduğu bölgeyi dolaştığını, Bektaşî Babalarıyla görüştüğünü, onların Osmanlılığa ve mevcut hükumete bağlı olduklarını beyan ettiklerini bildirmektedir.
Rumeli’deki Bektaşî Babaları Feyzi Baba’ya olan desteklerini devletin muhtelif müesseselerine çektikleri telgraflarla da göstermektedirler. Tepedelen Kazasında Toyran dergâhı postnişini Ahmed Baba, Kostan Dergâhı postnişini Ahmed Baba, Priştine Dergâhi postnişini Şaban Baba, Matuhes Karyeli Salih Baba, Ergiri Dergâhı postnişini Süleyman Baba, 16 Haziran 1328′de Iskrapar’dan Evkaf Nezareti’ne, Dahiliye Nezareti’ne ve Bâb-ı Meşihat’e muhtevaları aynı olan birer telgraf çekmişlerdir.
Yukarıdaki arzuhaller, dergâhta mücadele etmekte olan gruplardan Nakşî şeyhi Hamza Efendi’nin mücadeleden fiilen çekilmiş olduğunu ortaya koymaktadır. Mücadeleyi sürdürmekte olan gruplardan biri sık sık II. Meşrutiyet’le başlamış bulunan hürriyet ortamından söz etmekte ve rakiplerin istibdad döneminin adamı olmakla suçlarken diğeri ise rakiplerini Arnavutçuluk yapmakla suçlamaktadır.
Hacı Bektaş Veli Dergahında bulunan Babagan Bektaşilerinin “dedebaba”sı Feyzullah Baba’nın o sıralarda başlamış, hatta gelişmekte olan Arnavut milliyetçiliği hareketiyle ilişkili göstermek eldeki belgelere dayanarak mümkün görünmemektedir. Hatta bu belgele dayanarak Feyzullah Baba’nın bir Arnavut milliyetçiliği hareketinin tamamen dışında olduğu da pekala söylenilebilir. Onun mücadelesi hemşehrisi Arnavutlara dayanarak, Bektaşi Çelebilerine karşı bir iktidar mücadelesi vermekten ibarettir. Daha sonra Babagan kolu dedebabası olarak onun yerine geçecek olan Salih Niyazi Dedebaba da Arnavut kökenli olduğu halde Türk bağımsızlık mücadelesinde önemli görevler üstlenecektir.

1.1-BEKTAŞİLİK VE ARNAVUT MİLLİYETÇİLİĞİ
Osmanlı İmparatorluğunda kendisini en son hissettiren Arnavut milliyetçiliği idi. 1877-1878 Osmanlı Rus harbinde Türklerin yenilmesi üzerine açığa çıktı. Berlin kongresi 1878 temmuzunda “tarafsız” olarak görülen başkan Bismarck’ın yönetiminde toplandı. Sırplar, Karadağlılar, Romanyalılar ve Bulgarlar bu paylaşımda aslan payını alırlarken, Arnavutlar “Arnavut diye bir millet yoktur” denilerek Bismarck tarafından kovuldular. Sırplar ve Karadağlılar Arnavutların yaşadıkları toprakları işgal ederek genişlediler.
1 temmuz 1878′de Arnavutların haklarını savunmak amacıyla Arnavut milliyetçilerinden oluşan Prizrin ittifakı toplandı. Burada “besa” yani kutsal yemin edildi. İttifak şu kararları aldı:
1-Sultanın egemenliği devam edecektir ve Arnavut toprakları herhangi bir işgale karşı ölümüne savunulacaktır.
2-Arnavutlarca meskun bölgelerin bir bütün olarak Osmanlı Devleti’nin tayin edeceği bir vali tarafından ve Manastır’dan yönetilmesine karar verilmiştir. Bu vali seçimle gelecek olan Arnavut temsilcilere danışarak bölgeyi yönetecektir.
3-Arnavutça resmi dil olarak kullanılabilecektir.
4-Osmanlı ordusunun yönetiminde bir Arnavut gücü kurulacaktır.
Prizrin İttifakı’nın mimarları Abdul Fraşeri, Frenk Bib Doda, Elias Paşa Dibradır. İttifak  Sultan II. Abdülhamid’in hayırdualarıyla toplanmıştı. Ama kongre kararları fiiliyata geçmedi ve kongre bir daha toplanamadı. İttifak kararları başarıyla uygulanamadı, Sırplar ve Karadağlılar, büyük güçlerin askeri yardımları ile bazı Arnavutlarla meskun köy ve kasabaları işgal ettiler. İtiifak taraftarları karargahlarını bazı şehir ve kasabalara yaymayı başardılar.
Sultan II. Abdülhamid Arnavut ahalinin meskun bulunduğu bölgelerdeki bazı okullarda Arnavutça eğitim yapılmasına izin verdi. 1884′te Kroça’da ilk Arnavutça eğitim yapan okul yalnızca erkek öğrenciler için açıldı. 1891′de ise Kızlar için Arnavutça eğitim veren okul aynı şehirde eğitime başladı.
Bektaşi tabanlı Arnavut milliyetçiliği, Arnavutçanın geliştirilmesi merkezli olarak oluşmaktadır. Salih Baba isimli bir Bektaşi yazmış olduğu şiirde şöyle demektedir:
Yalnız değilim,
Allahım sana yalvarıp yakarıyorum,
Dilim seni zikrediyor Ali!
Ali’yi Ahmed-i Muhtarı,
Hacı Bektaş Hünkarı.
Bu şiiri derdime tercüman kılıyorum
Kötülerin beni hapsettiklerinden beri.
Zira dilimi öğreniyorum ben,
Uyandırmak için Arnavutları.
Yurdumda, Vlora, Kudhesi’de
Tam üç yüz on sekiz yıldır Türkçe hakim,
Zuhur etti Muaviye.
Münafıklar el birliği ettiler,
Beni engellemek için.
Öğrendi Arnavutçayı yaydığımı Türkiye,
Gelen bir çift atlıyla,
hapishaneye yollandım.
Ey Salih durma boş boş,
Tercüme et Fuzuli’yi…
Arapça’dan Farsçadan…
Çok insan var Arnavutça okuyan.
Bu şiir Arnavutçuluk ve Bektaşiliğin birlikte ifadesinin önemli örneklerinden biridir.

Arnavut milliyetçiliği bazen münferit girişimler, bazen kitlesel hareketlerle gelişmektedir. Çoğu bireysel bir tavır alışla -hiç değilse Arnavutluk bağımsız bir devlet olana kadar böyledir- bu hareketin içinde yer alan Bektaşî Babaları Arnavut dilinin öğretilmesi, Arnavutça kitapların yayılması ve Arnavut okullarının açılması için çalışmışlardır. Daha sonra II. Abdülhamid bütün okulları kapatarak Arnavutça kitap okunmasını yasaklayacaktır. Bu defa bazı Bektaşî tekkeleri bir dizi gizli okullar ağı oluşturmuşlardır. Bu Bektaşî – Arnavut ağının Arnavutluk denilen toprakların dışında da destek merkezleri bulunmaktadır. Jön Türkler döneminde ise Arnavutlar Latin harfleri ve Arap harflerini kullanma kararı konusunda bir dizi tartışma yapmışlardır. Jön Türkler Glirokaster’deki tekkelerden birine kendi yandaşlarından birini göndererek hem Arap harflerinin devamı, hem de Arnavutların imparatorluk sınırı içinde kalmalarını temine çalışmışlardır. Ancak bu gayret başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Clayer, daha sonraları Arnavutlar silahlı isyana kalkınca Bektaşî Babalarının bu hareketi de desteklediğini yazmaktadır. Mesela Melsan Tekkesi şeyhi Baba Hüseyin ilk milli çeteyi 1906′da kendi tekkesinde kurmuştur. Bütün Arnavut Bektaşîlerini bu hareketin içinde göstermek mümkün değilse de, pek çok Bektaşî tekkesi harekette yer almıştır.
Arnavut isyanı konusunda arşiv bilgileri de bir hayli bilgiler vermektedir. 1329 rumi, 1911 miladi tarihli belgeye göre Osmanlı Devleti Arnavutların silahlı isyana hazırlandıklarını haber almakta ve bu hazırlıkları takip etmektedir. Ergiri mutasarrıfı bu konuda Halvetî ve Bektaşî babalarından haber aldığını, ortamın sakin olduğunun anlaşıldığını Tepedelen kaymakamına bildirmektedir. Belge, Halvetîlerle birlikte Bektaşî tekkelerinin bazılarının devlete istihbarat sağladığını ortaya koymaktadır. 16 Merkeze gelen istihbarat bilgileri bazı Bektaşî şeyhlerinin –örnek olarak Kilüsireli Ahmed Baba ve arkadaşlarının- bu isyan hareketiyle ilgili olduklarını, bazılarının da –Tepedelen Bektaşî Şeyhi Ahmed Baba- bu işe karışmadıklarını bildirmektedir.
Arnavut Bektaşiliğinin, ya da Bektaşi Arnavutların Arnavut milliyetçiliği düşüncesine katılmalarının öncülerinden biri de Fraşeri Kardeşlerden Naim Fraşeri dir. Naim Fraşeri, Arnavut dilinde yazmış bulunduğu “Kerbela Mersiyesi” ile bu konunun öncülerinden olmuştur. Naim Fraşeri kökten Bektaşiliğe dayanan Arnavut ailelerden birine mensuptur. Ünlü Kamus-ı Türki yazarı Şemseddin Sami’nin de kardeşi olan Naim Bey, Kerbela Mersiyesi’yle iyiyle kötünün mazlumla zalimin, Hz.Hüseyinle Yezid’in macerası altında Arnavut halkıyla Osmanlı devletinin mücadelesini anlatmak istemiştir. Bektaşi şairlerinden Melek Baba onu “Zemra e Shqipërisë, gurra e urtësisë, pishtar i vegjëlisë, shejtor i njerëzisë”Arnavutluğun kalbi, özgürlük meşalesinin taşıyıcısı insanlığın efendisi olarak değerlendirmektedir.  Naim Fraşeri’nin Kerbela isimli 24 bölümlük mersiyesi ilk kez 1898 yılında yayınlanmıştır. Dini gibi görünmekle birlikte siyasi bir karşı koyuş olan bu eserinde Naim Fraşeri, doğunun geleneksel temalarından yararlanarak aydınlanmacı, hümanist, özgürlükçü düşünceler ortaya koymuştur. O, Bu şiiriyle İmamın yani Hz. Hüseyin’in adaletini yüceltmiş, zalimin, yani Yezid ve takipçilerinin adaletsizliğine karşı çıkmıştır. Bu mersiye aslında Arnavutlarla Osmanlıların savaşına göndermelerde bulunmaktadır. O’na göre bu savaşı adaletin yanında yer alan Arnavutlar kazanacaktır. Mersiyenin devamında Frasheri birdenbire Kerbela’yı unutur ve milli konularda konuşmaya başlar. Arnavutçanın gelişmesi, öğretim ve eğitim, Arnavutların birliği ve aralarında nezaketin, kardeşliğin geliştirilmesi konularına geçer. Fraşeriye göre savaş dini kurtuluş anlamına geldiği kadar milli bağımsızlık anlamına da gelmektadir. Frasheri bu destansı mersiyesiyle şiirsel özlemleri üzerinde hükümler vermektedir. O, aynı yıl yayınlanan başka bir eserinde ise Arnavutların Osmanlılara karşı mücadeleler veren milli kahramanı İskender Bey’i anlatmaktadır.
Naim Bey eserlerinde yalnız olağanüstü kahramanları anlatmamaktadır. Arşi Pipa’ya göre o, sıradan çobanları ve köylüleri edebiyat sahnesine sokan adamdır.
Naim Bey milliyetçiliği gibi Bektaşiliğinde de samimidir, Bektaşiliğin bir gün bütün Arnavutluğun inancı olarak, İslamla Hristiyanlık arasındaki ayrılıkları gidereceğine inanmaktadır. Naim Bey’e göre, Arnavutçuluk hareketi Osmanlı egemenliğini temsil eden Sünni İslamın değil, Arnavut halkını temsil eden Bektaşiliğin yanında yer almalıdır. Frasheri Arnavutluğa özgü bağımsız bir Bektaşi tarikati kurmayı arzulamaktadır. Bu bağlamda Bektaşi babalarını Anadoludaki merkez tekkeyle irtibatı kesme konusunda iknaya çalışmaktadır. Naim Bey Bektaşi terminolojisini yabancı dillerin, özellikle de Türkçe’nin hakimiyetinden kurtarmak istemektedir.

1.2-BEKTAŞİLİK VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ
Genel olarak Bektaşi tarikatinde, özel olarak da Babagan kolunda Türk ve Arnavut dervişlerin Arnavutçuluk ve Türkçülük içerisinde yer almaları farklı dinamiklerle ilişkilidir. Yukarıda görüldüğü üzere Arnavut milliyetçiliği, Genel Bektaşilikten ayrılarak bir Arnavut Bektaşiliği kurmak üzerinde yoğunlaşırken Türk milliyetçiliği, Bektaşiliğin bütün dinamiklerini Türklükle özdeşleştirme üzerinde gelişmektedir. Türk Bektaşiliğinin Türkçülük hareketi, Arnavut Bektaşilere karşı bir “aksülamel” olarak doğmuş ve gelişmiş değildir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kaleme alınan ve yazarının isminin kayıtlı olmadığı bir el yazması bize bu konuda teferruatlı bilgiler vermektedir.
Bektaşi dervişi olduğunu belirten meçhul yazar Bektaşiliğin doğuş ve gelişme sebeplerini Türk milletinin genel özelliklerine bağlamaktadır:
“Bektaşîlere göre başta İmam-ı Azam olduğu halde diğer mezhep sahiplerinin pek dar bir çevre içine aldıkları “şeriat” insanı her haktan mahrum ediyordu. Bu hakların  en başında cemiyet ve aile hayatı bulunuyordu. Bektaşî liderleri bu ilhamı da çevreden alıyordu. Türkistan’da ve eski aşiret hayatlarında kadınıyla kızıyla ve ahenkdar sazıyla tam bir sosyete hayatı yaşamaya alışan Türkler, camilerde vaaz eden ulemanın bütün bunlara karşı haramdır diye köpüre köpüre bağırmasından ve önlerindeki sedefli rahleyi yumruklamasından bir şey anlamıyorlardı. Aynı zamanda yeni İslam olan Hıristiyanlar da aynı hâlet-i ruhiye içerisinde idiler. Bu hal İslamlığa karşı şüpheli ve mütereddit bir îman yaşatıyor, şüpheli îman ise hakiki müminlerin adetini azaltıyordu.
Binaen aleyh esasen birbirlerinin noksanını ikmal eden dinlerde ihtiyaca muvafık/uygun parçalar alınarak bunları bir noktada birleştirmek, şeriatın dar çerçevesini biraz genişletmek olacaktı, nitekim böyle de oldu. Türkler milli hayatlarının en cazip âdetlerini Bektaşî âyinlerinde bularak bu yeni rehbere nasıl dört elle sarılıyorsa henüz İslam olan Hıristiyanlar da eski dinlerinin itikatlarına müşabih/benzer telakki ve kaideleri Bektaşîlikte gördükçe ona can atıyor ve İslamlığa daha kuvvetli bağlarla bağlanıyordu.”
Türk Bektaşilerin milliyetçilik yaklaşımlarında Arnavut Bektaşilerinkinden esaslı farklılıklar bulunmaktadır. Arnavut milliyetçisi Bektaşiler, Arnavut Bektaşiliğinin, Arnavut milletine has bir yapı içerisinde yeniden teşekkülü için mücadele ederlerken, Türk milliyetçisi Bektaşiler, Bektaşilikle Arnavutluğu özdeşleştirme gayretleri içerisindedirler.  Arnavutlukla Bektaşiliğin özdeşleştirme girişimi bugün bile Arnavut Bektaşiler arasında görülmemektedir. Bunda elbette Hacı Bektaş Veli’nin Türk oluşunun ve Bektaşiliğin doğup yayıldığı coğrafyanın Türklerle meskun alan oluşunun önemli rolü vardır.  Şöyle bir yorumda bulunmak sanırım aşırı olmayacaktır: Burada vurgulanması gereken temel nokta Arnavut milliyetçisi Bektaşilerin “Biz Arnavut Bektaşiler olarak Türk Bektaşilerden farklıyız” düsturuyla hareket ederlerken, Türk milliyetçisi Bektaşilerin “Biz Bektaşiler Türküz, her Bektaşi doğal olarak Türktür, ya da intisapla birlikte Türklüğe de girmeli Türk olmalıdır” düsturunun savunucusu olduklarıdır.
Bu bağlamda, fikirlerini ortaya koyan Meçhul Bektaşi ilk olarak, Hacı Bektaş Velinin Bektaşiliği Türklüğü Arap etkisinden kurtarmak için oluşturduğu görüşündedir. Ona göre Hacı Bektaş Veli, öz Türk ve Türkmen kanlarını kardeş elleriyle heder ettirmekten korumuştur. Tıpkı piri ve mürşidi Ahmed Yesevî gibi Türk’ün millî hayatını artırmak ve yabancı tesirlerden korumak suretiyle işe başlamış, Baba İshak’ın silah kuvvetiyle yapamadığını fikir kuvvetiyle yapmıştır.
Meçhul Bektaşi düşüncelerini dönemin hakim ideolojisi olan cumhuriyetçilik ve Bektaşilik ilişkis üzerine yöneltir. Ona göre Türklükle Bektaşilik kadar, cumhuriyetçilikle Bektaşilik de özdeştir:
“Cumhuriyetin îlânıyla tariklerin ilgasına/ kapatılmasına kadar böylece devam etti. Osmanlı İmparatorluğunu tarihin sînesine gömen Türkiye Cumhuriyeti diğer tarikler gibi Bektaşîliği de resmen ilga etmişti. Fakat Bektaşîler bundan müteessir olmak şöyle dursun bilakis/ tam aksine gayet memnundu. Çünkü cumhuriyetin bu günkü gaye ve umdesi Bektaşîliğin aslî fikir ve emellerinin tahkiki/gerçekleşmesi demekti. Bektaşîler ne istiyordu?
1-Türkleri Arap ve İran harsına/kültüründe erime tehlikesinden korumak. Artık bu tehlike tamamen zâil olmuştu.
2-Milli hükümeti her şeyden üstün tutmak. Bu da husul bulan bir keyfiyetti.
3-Ulema tesirini kırarak herkesin vicdan ve fikirleri içinde yaşaması. İşte Bektaşîler için en mühim nokta bu idi. Ellerinde şeriat namını verdikleri taassup ve cehalet silahı olduğu halde avam/ sıradan insanlar ve cühelayı/cahilleri mânevî tehditlerle elde eden asırlardan beri Türk milletinin terakkî/ilerleme ve inkişaf/gelişme kapılarını seddeden/örten ulema denilen cahil ve hırslı zümrenin ortadan kalkması Bektaşîlerin en esaslı gâyesini tatmin etmişti.”
Meçhul Bektaşinin, Bektaşiliğinden kuşku duyulması için hiçbir sebep görünmemektedir. Ama onun cumhuriyet düşüncesine de bağlılığındaki samimiyetten kuşkulanmak yersizdir. Meçhul bektaşi, yetişmiş olduğu tekke muhitini, aynı anda veya sonradan tanıştığı cumhuriyet düşüncesiyle kendi içerisinde telif etmiş ve uyumlu hale getirmiş bulunmaktadır. Bu iki farklı düşüncenin aynı insanda bütünleşmesi o raddeye varmaktadır ki, meçhul Bektaşi kendi dergahlarının cumhuriyet uğruna kapatılmasına bile rıza göstermekte hatta bu durumu şiddetle desteklemektedir:
“Yukarıda saydığımız sebeplere binaen artık bütün siyasi emel ve gâyelerinin tatmin edilmiş olduğunu gören Bektaşîlik, tarikatların ilgası üzerine altı asırlık hayatını tarihin ve muhîblerinin sinesine gömerken tamamen memnundu. Çünkü “Türklüğünü hissedenlere bütün mânâsıyla benlik ve serbestlik temin eden cumhuriyet en medenî inkılap düsturlarıyla içtimâî hayata da vasi/geniş bir hürriyet temin etmişti. İçtimaî nizamı ihlal etmemek şartıyla cumhuriyetin her ferde siyyanen/ eşit olarak temin ettiği büyük hürriyet karşısında gizli temennilere heybet ve haşyet veren resimlerle/törenlerle sâlikler/mürîdler teminine artık hiç lüzum kalmamıştı. “
-“ Dünkü buhur kokulu meydan bugün “salon” lara inkılap etmiş, dünkü çelik telli sazlar bu gün yerini bandolara terk etmiştir. Âlem yine o âlem, devran yine o devran. Aradaki fark yalnız bir teceddüttür/ yeniliktir. Bu tekkenin sırrına vâkıf olanlar hiç aldanmayacaklardır. Dün loş, kuytu meydanlarda demlerine niyaz edenler, gaib erlere gülbenk çekiyorlardı. Bugün de o münevver/ışıklı ve muattar/kokulu salonlarda cazların vecd ve neşe saçan âhengi arasında şampanya kadehlerini ellerine alanlar dünkü kasvetli ve endişeli yaşayışla bu günkü nurlu hayat arasında mukayese yaparak ve başlarını kalplerinin üzerine eğerek şu gülbengi çekeceklerdir:
-‘Üzerimizde hâzır ve nâzır olan gerçek erenlerin demine devranına hü diyelim hü.’”
Yukarıda sunulan örnek, kenarda köşede kalmış ve yapayalnız bir Bektaşi dervişinin ideolojik saplantılarla, Bektaşilikten vazgeçerek kaleme aldığı yazılar değildir. Çünkü cumhuriyet, laiklik ve Kemalizmin Bektaşilikle telif edilmesi örnekleri pek çok Bektaşide görülen bir tavır alıştır. Örneğin kendisi aslen Arnavut kökenli bir Bektaşi babası olan Kazım Baba bir nefesinde şunları söylemektedir:
Uluslar birleştiler
Çünkü hepsi eştiler
TÜRK namını aldılar
Her yere yerleştiler

Şükür olsun Tanrıya
Türk yaratmış bizleri
ne mutlu Türk olana
kabarsın göğüsleri

Sulhu sevenlerdeniz
Cumhuriyetperveriz
Laikus prensipli
Biz Kemalistlerdeniz

Atatürktür başımız
Demokrasi işimiz
Ün saldık her tarafa
Bezl ederek canımız

2-KURTULUŞ SAVAŞI VE BEKTAŞİLER
Babagan Bektaşileri, tıpkı Çelebiler kolu gibi Türk kurtuluş savaşında Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yanında yer almışlardır. Milli mücadelenin yer altı teşkilatında espiyonaj faaliyetleri yürütmekten, silah nakliyatına ve bizzat cephede savaşmaya kadar pek çok faaliyette bulunmuşlardır.
Babagan Bektaşilerinin dedebabası, Hacı Bektaş Dergahı türbedarı unvanıyla Salih Niyazi Dedebaba, Mustafa Kemal Paşa ile bizzat görüşmüş ve istiklal mücadelesine destek vermiştir. Yukarıdaki bölümde bir şiirinden söz ettiğimiz Hüseyin Kazım Baba da Müdafaa-i Milliye grubunda yer almıştır.
Her ne kadar bazı Babagan Bektaşiler milli mücadeleye muhalefet içerisinde bulunmuşlarsa da bunlar münferit olaylar olarak kalmış, genel bir tutumu yansıtmamıştır. Bu muhalif tutumların pek çoğu şahsi kinler ve kızgınlıklar sonucudur.

3-AYRIŞIM SÜRECİNİN İKİNCİ DÖNEMİ (1925 sonrası)
30 Kasım 1925 yılında Türkiye’de bütün dergahlarla birlikte Bektaşi dergahları da tekrar kapatılmıştır.  Salih Niyazi Baba kapatılma haberini duyduğu zaman “Bu demektir ki biz bu göreve layık değiliz” diyerek derhal merkez asitaneyi terk etmiştir. O tasavvufun asıl kalplerde yaşadığını oranın ise asla kapatılamayacağı görüşündedir. Bir süre Ankara Ulus’ta bir otel işletir. Bu oteli gizli bir dergah olarak kullanmak isterse de başaramaz. Gizli olarak Bektaşilik faaliyetlerine 1927 yılına kadar devam eder. 17 Ocak 1930′da bazı mücerred Bektaşi babalarıyla birlikte Türkiye’yi terk ederek Arnavutluğa yerleşir. Aynı yıl Arnavutluktaki Bektaşi cemaatinin “dedebaba”sı seçilir. İtalyanlar tarafından öldürüldüğü 1941 yılına kadar bu görevini muhafaza eder.
Arnavut Bektaşiler 1925 yılında Türkiye’de dergahların kapatılmasına rağmen 1930 yılına kadar bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Gerçi 1921′de bir kongre toplayarak “Arnavut Bektaşi Cemaati”nin tüzüğünü oluşturmuşlarsa da bu kongre çok etkili olmamıştır. Salih Niyazi Baba’ya bağlılık devam etmiştir. Ahmed Zog’un kral olmasıyla birlikte bu cemaat resmi bir tanınma hakkı kazanmıştır.
Bektaşilikle ilgili kararlar, Bektaşi cemaatinin ilk üç kongresiyle birlikte alınmıştır. 4-17 temmuz 1921′de Skapar’da yapılan ilk kongrede yukarıda da belirtildiği üzere kurallar belirlenmiştir. Arnavut hükümeti bu kuralları 1923′te onaylamıştır. 8 temmuz 1924′te Hajiderie tekkesinde 2. kongre Ahmet Turan babanın başkanlığında toplanmıştır. Bektaşi cemaati kongreler döneminde hükumet tarafından üç cemaate denk sayılmakla birlikte asıl 9 temmuz 1929 tarihinde kanunla resmen tanınmıştır.
Bektaşî cemaatinin kanunları Mart 1931′de üçüncü kongre tarafından onaylanmış ve Kral Zogo tarafından (Bektaşîler’in lideri ola n Salih Niyazi Dede ile birlikte) imzalanmıştır.
“Bu kanun, Bektaşî merkezlerinin bölgesel dinî birimler olarak oluşturulmasını içermektedir. Böylece altı Bektaşî merkezi kurulmuştur. Kroye Bektaşî Merkezi… Elbasan Bektaşî Merkezi… Fra şeri Bektaşî Merkezi… Korçe Bektaşî Merkezi… Priştine Bektaşî Merkezi… Girokastra Bektaşî Merkezi..
Dinî gruplarla ilgili yeni kanunların oluşturulması bağlamında Bektaşîler hakkındaki yeni kanunlar 15 Mayıs 1945’te Tiran’da toplanan dördüncü kongrede resmen onaylamışlardır.
Salih Niyazi Dedebaba’nın öldürülmesinden sonra Ali Rıza Baba, Arnavut Bektaşilerin dedebabası olarak seçilmiştir. Ama onun dedebabalığı son derece tartışmalı olmuştur. Çünkü Ali Rıza Baba oldukça bilgisiz biridir. Kısa süre sonra da zaten istifa eder ve yerine Kamber Ali Prişta atanır. II. Dünya savaşından sonra Komünist hükümet tarafından hapse atılır ve Tiran’ı işgal eden Komünist militanlar tarafından öldürülür. Yerine atanan Cafer Sadık Baba da birkaç ay içinde ölür ve Abbas Hilmi Baba 1945′te Arnavut Bektaşilerin dedebabası seçilir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Bektaşîlik kendini, güçlü ulusal düşünceye sahip bir cemaat olarak ayırmıştır. Antifaşist direnişte büyük rakamlarla yer almıştır. “İkinci Dünya Savaşı sırasında 6000 Bektaşî’nin Nazi işgalcilerine karşı mücadele sırasında ölmesi” güçlü bir yurtseverlik duygusunun olduğunu göstermektedir. Bektaşîler’in bu katılımı savaştan sonra da takdir edilmiştir. 1958’de Arnavutluk Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne gönderilen bir raporda şunlar belirtilmiştir: “Balli tarafına geçen azınlık dışında Bektaşî din adamları sınıfı, ulusal özgürlük savaşında antifaşist direnişe daha yakın olan bir sınıftır.”
Bektaşî cemaatinin karar alıcı en üst birimi kongre idi. 2 Mayıs 1945’te, dördüncü Bektaşî kongresi Tiran’da toplandı. Bu kongre, cemaati tekrar örgütledi, yönetici birimi seçti, yeni kanunu onayladı, bir dünya Bektaşî Kongresi organize edilmesi fikrini sundu, Bektaşîlerin savaşta aktif rol aldığını ve demokratik güç ile iyi ilişkiler içerisinde olduğunu doğruladı.
Antifaşist ulusal özgürlük savaşında yardımc ı olan Bektaşî cemaati üyeleri Faya Baba, Feyzo Baba, Kamil Baba gibi din adamlarıydı. Bektaşî din adamlarının Antifaşist Savaş ve Cephe ile olan bağlantısı ülkenin özgürlüğünden sonra, bazı din adamlarının devlet yönetiminde vekiller, ulusal özgürlük konseyi üyeleri, Demokrat Cephe üyeleri gibi görevler almalarıyla güçlenmiştir. O dönemin belgelerinden anlaşıldığına göre, Arnavutlukta bir reform çağı savaştan sonra, siyaset ve devlet yapılarına yakın olan bazı Bektaşî din adamlarını kademe kademe kabul ettirmiştir. Bu reformlara olan tutum, Bektaşî cemaatinin merkezinde iki akım oluşturmuştur:
a) İlk akım Bektaşîlik’i Demokrat Cephe ile bağlantılı olan bir cemaat olarak kabul etmiştir. Bu akım, vekiller Faya Baba ve Feyzo Baba tarafından yönetilmiş ve bir çok din adamı, baba ve derviş tarafından izlenmiştir. Amacı, Bektaşî cemaatinde dinî reformlar geliştirmekti. 14 Mart 1947’de, bu yenilikçi akım Tiran’da cemaat içinde İlerici Bektaşîler adlı bir gurup kurmuştur.
b) İkinci akım, siyasî, sosyal, ekonomik hayata ilişkin reformlara hiç tepki göstermeyen, ancak Bektaşî cemaatinin merkezindeki reformlara hemen tepki gösteren akımdır. Bu akım, aynı zamanda Bektaşilerin Arnavutluk dedebası olan Abbas Baba tarafından yönetilmiştir.
Abbas Hilmi Baba, komünist rejimin, iki yenilik teklifini, yani Mücerred dervişliğin kaldırılması ve dini kıyafetlerin çıkarılması önerilerini hiçbir zaman kabul etmemiştir. Hatta kendisine bu konudaki hükumet teklifini kabul ettirmeye gelen iki komünist babayı öldürdükten sonra intihar etmiştir. Daha sonra iki Komünist dedebaba Ahmet Myftar ve Fehmi Baba dedebaba olmuştur. Hehmi Dedebaba Stalin’in dev bir portresini Bektaşi tekkesine asmıştır.
Arnavutlukta bütün bu olaylar olduktan sonra Arnavut kökenli dervişlerin ağırlıklı olarak bulunduğu Mısır, Abdullah el-Mağaravi tekkesinde 30 Ocak 1949′da bir toplantı yapılmıştır. Burada Arnavut Bektaşiliğinin Komünist rejim altındaki durumu müzakere edilmiştir. Toplananlar, Komünist rejimin kuklası olan bir dedebabanın Bektaşilik mesajını yayamıyacağına karar vermişlerdir. Tarikatin yararına olacak bir seçimin yapılmasına karar verilmiş ve bu eçimin sonucunda da Ahmet Sırrı Baba dedebabalığa yükseltilmiştir. Bu durum yalnızca Komünist dünyanın dışında Yunanistan sınırlarındaki Rini ve Katerini’de tekkeleri bulunan Said Seyfi Baba ve Veli Baba tarafından kabul edilmiştir.
Babagan Bektaşiliğinin serencamının bir de Türkiye ayağı bulunmaktadır. Salih Niyazi Baba Türkiye’den ayrılırken  “vekalet emanetini” “sertarik” olarak Ali Naci Baykal’a bırakmıştır. Babagan Bektaşilik kurallarına göre dedebabanın mutlaka mücerred olması gerekmektedir. Fakat dergahlar kapatılıp, bütün mücerred Bektaşi dervişleri Türkiye dışına çıktıklarından, bir zaruret olarak bu uygulamada bulunulmuştur. Fakat Balım Sultan Erkannamesine aykırı bir tutum olduğu gerekçesiylr Ali Naci Baykal Dedebaba’yı Türkiye dışındaki dergahlar tanımamışlardır.
1950 yılına gelindiğinde Mısır’da “dedebaba” ilan edilen Ahmed Sırrı Baba Türkiye’ye gelerek devrin iktidarı Demokrat Parti ile dergahların açılması konusunu görüşmüştür. Bu durum Türkiye’de Bektaşiler arasında da büyük kabul görmüştür. Ancak seçimlerden sonra Demokrat Parti verdiği sözde durmamış, Ahmed Sırrı Baba’nın Şahkulu Sultan tekkesinde icra ettiği bir ayin-i cem polis tarafından basılmış, baba ve pek çok derviş tutuklanmıştır. Ahmed Sırrı Baba mahkeme boyunca her türlü baskılara rağmen üzerindeki babalık giysisini çıkarmamıştır. Bir müddet sonra serbest kalan Ahmed Sırrı Baba, Türkiye’deki Bektaşilere, eğer Türkiye’de serbestçe mücerredlik erkanı yapılamadığı sürece “dedebabalık” makamının dışarıda kalacağını belirtmiştir.
1967 yılında Bektaşi Cemaati dağıtılmış ve Bektaşilik diğer inanç sistemleri gibi Komünist hükümet tarafından yasaklanmıştır. Bu Komünist dönemde yalnızca iki Arnavut Bektaşi tekkesi faaaldir: biri Kosova, Gjokova’daki Baba Kazım tekkesi, diğeri A.B.D, Mishigan’daki Recep Baba tekkesi.

Yorum Yapın »