TRAKYA VE BALKANLARDA BEKTAŞİLİK – Bektâşîlikte Tarihsel Seyir İçinde Kadına Bakışın Dayanakları

admin 06 Temmuz 2012 0
TRAKYA VE BALKANLARDA BEKTAŞİLİK – Bektâşîlikte Tarihsel Seyir İçinde Kadına Bakışın Dayanakları

Giriş: Hiçbir inancın uygulamalarını, bakış açılarını, yaşadığı toplumun geleneklerinden, âdetlerinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Alevilik ve Bektâşîliğin kadına bakış açısını anlayabilmek için de, geçmişine bakmak gerekir. Bunların iyi tahlil edilmesi, Bektâşîliğin günümüzdeki İslâm anlayışının tarihsel kökenlerini irdelemekle mümkündür. Bu yazıda Oğuzların, Avrupa topluluklarının, Arap topluluklarının dönemlere göre kadına bakışı ile ilgili bazı bilgilere ulaşılacak, bu bilgiler ışığında da Bektâşîliğin bu konudaki uygulamaları açısından somut sonuçlara varılacaktır.

Oğuzlarda kadının yeri:
Oğuzlarda ve eski Türk toplumlarında kadının yerini anlamak için aşağıdaki alıntıları incelemekte yarar vardır:
Kitab-ı Dede Korkut’un önsözünde kadınlar hakkında şöyle bir paragraf vardır: “Karılar dört türlüdür. Birisi solduran soydur, birisi dolduran soydur. Birisi evin dayağıdır, birisi nice söylesen bayağıdır. Evin dayağı oldur ki, yazıdan, yabandan eve konuk gelse, er adam evde olmasa, olanı yedirir içirir, ağırlar, azizler gönderir. Ol Fatıma soyudur”
“Dede Korkut öykülerinde İslâmlıktan önceki devir kadın tipleri pek güzel gösterilmiştir. Türk mitolojisine göre âlemin yaratılışında bile kadının rolü vardır. Evren yaratılmadan önce Talay: Deniz vardı.  Ve Tanrı: Kayra Han, Ülkün Ata tek başına idi. Bu yalnızlıktan usanınca “Ne yapayım, ne yaratayım?” diye düşünürken önünde ne varsa tut, ilhâmı geldi. Önüne baktı, denizde Ak İne: Beyaz Anne’yi gördü. O kendisine:”ettim, bitti: yarattım oldu” demesini söyledi ve kayboldu. O da bütün benliğine dolan bu: (ettim, bitti) ilhâmıyla evreni yaratmağa başladı. Burada Âl-i İmran Suresinin 47. âyetinde geçen “kün feyekün” (ol dedi ve oldu) bölümü ile bu eski Türk lejandı arasındaki benzerliği hatta tıpkı tıpkısına eşitliğe dikkati çekmek isterim.
Biz mitolojik öyküye dönelim: Görülüyor ki, Türk ulusal yaratılış efsânesi, erkek ve en kudretli, merhametli olan Ülkün Ata Tanrı’nın, Ak İne: Beyaz Anne’den aldığı ilham ile güzel bir evren yarattığını ve Ak İne olmasa tek başına bunu yapamayacağını söylemektedir.
Görülüyor ki Türk Mitolojisinde kadını kutsal bir hâle getirmiştir. Türk Yurdu Mecmuası’nın Cilt 4,  No:22 – Ekim 1926 sayısındaki “Türk Mitolojisinde ve Halk Edebiyatında Kadın” başlıklı ve Başkırdıstanlı Abdülkadir “F.S.” imzalı yazıda Türkler’de kadının bu durumu hakkında uzun bilgi verilmiştir. Bu yazıda aynen şöyle denilmektedir:
“Altay silsilesinde ‘Kadın’ namını taşıyan bir dağ vardır. Bu dağın garib bir hâli var ki, dağdan havaların tebeddülünden (değişiminde) ağlar gibi bir ses gelir. Bu dağ Altay Türklerinde kadın hakkında söylenen bir çok şâirane destanlara mevzu’ olmuştur. Bu destanlarda kadının sadakati muharebede maktul düşen zevcine ağlaması, Tanrı’dan kıyamete kadar ağlaması için dağ etmesi rica terennüm olur. Bu “Kadın Dağı” Altay Türklerinin kadınlık şerefine ibdâ ettikleri bir âbidedir.”
Oğuz Türklerinin destanı olan “Dede Korkut” masallarında da kadının toplum içindeki yeri dikkat çekicidir. Kadının aşaması yüksektir. Erkeklerin kadınları üzerine bir başka kadın almaları hakkında ufacık bir araştırma, bir imâ bile yoktur. (Kanturalı) öyküsünde kadın, erkek ayarındadır.
Evlenmek istediği kız hakkında babasına: “Baba, çün beni evereyim dersin. Bana lâyık kız nice olur? Baba, ben yerimden durmadan “kalkmadan” o durmuş “kalkmış” ola. Ben karakoç atıma binmeden o binmiş ola. Ben kâfir iline varmadan o varmış bana baş getirmiş ola” diyor
Yine Kitab-ı Dede Korkut ‘ta Deli Dumrul bir kuru çay üzerine köprü kurmuş. Köprüden geçenden otuz, geçmeyenden kırk akçe alıyor ve kendisinden kuvvetli kimse olmadığı ile övünüyormuş. Bir gün ölülerine ağlayan bir kabileye
- Sizin bu yiğidinizi kim öldürdü?  ayıttılar:
- Vallahi bey yiğit, Allahü taâlâdan buyruk oldu, al kanatlı Azrâil ol yiğidin
canını aldı derler. Deli Dumrul ise:
-Ya Kadir Allah, birliğin, varlığın hakkıyçin Azrâil’i benim gözüme göster; savaşayım, çekişeyim, düşüreyim, yahşi yiğidin canını kurtarayım, bir dahi yahşi yiğidin canını almaya, dedi. Azrail Deli Dumrul’a görünür,
-Mere Al kanatlı Azrail sen misin? dedi.
-Evet benim, dedi.
-Bu yahşi yiğitlerin canını sen mi alırsın? dedi.
-Evet ben alırım dedi.
Deli Dumrul daha sonra Azrail’e kılıçla saldırır, Azrail güvercin olup uçar. Deli Dumrul peşine doğanı ile düşer, bir iki güvercin öldürür, evine dönerken Azrail atına görünür, at ürker ve deli Dumrul’u yere düşürdü. Azrail göğsünün üstüne basıp kondu. Azrail “mere deli kavat! Bana ne yalvarırsın, Allahu taâlâ’ya yalvar, benim elimde ne var? Ben dahi bir yumuş oğlanıyım (emir kuluyum ), dedi. Deli Dumrul dönüp Allah’tan niyazda bulunur. Allah’ın da hoşuna gider ve Azrail’e nidâ eyledi:
-Çün (madem ki) deli kavat benim birliğimi bildi, birliğime şükür kıldı; yâ Azrail! Dumrul can yerine can bulsun, onun canı azad olsun dedi. Bu durumu öğrenen Dumrul  bir ihtiyar anam, bir ihtiyar babam var, belki onlar benim yerime can verir der. İkisinden de ister ikisi de can vermeğe razı olmazlar. Eşine son çare olarak söyler. Eşi memnuniyetle kabul eder. Deli Dumrul ise:
Alırsan ikimizin canını bile (birlikte) algıl
Korsan ikimizin canını bile kogıl,
Keremi çok kadir Tanrı!
der.  Hakk taâlâya Deli Dumrul’un sözü hoş geldi. Azrail’e emreyledi:
-Deli Dumrul’un atasının anasının canını al, ol iki helâle yüz kırk yıl ömür verdim  der. Yine aynı eserde bir başka hikâyede şunlar anlatılmaktadır:
“Bayındır Han’ın yiğitleri Dirse Han’ı karşıladılar, getirip kara otağa kondurdular, kara keçeyi altına döşediler, kara koyun yahnisinden önüne getirdiler. Bayındır Handan buyruk böyledir hânım dediler. Dirse Han aydur:
-Bayındır Han benim ne eksikliğimi gördü? Kılıcımdan mı gördü?  Soframdan mı gördü? Benden alçak kişileri ak otağa, kızıl otağa kondurdu, benim suçum ne oldu kim kara otağa kondurdu? dedi.
Ayıttılar:
- Hânım, bu kez Bayındır Handan buyruk böyledir kim, “oğlu, kızı olmayanı Tanrı taâlâ kargalayıptır (lânetlemiştir), biz dahi kargarız” demiştir, dediler. Dirse Han yerinden uru durdu (doğruldu, kalktı), aydur:
-Kalkın yiğitlerim, yerinizden uru durun, bu kara ayıp bana ya bendendir, ya
hatundandır, dedi. Dirse Han evine geldi. Çağırıp hatununa söyler, görelim ne söyler.

Beri gelgil (gel) başım bahtı, evim tahtı,
Evden çıkıp yürüyende selvi boylum,
Topuğuna sarmaşanda kara saçlım (kara saçı topuğuna sarmaşanım)
Kurulu yaya benzer çatma kaşlım,
Koşa (çift) badem sığmayan dar ağızlım,
Güz almasına (elmasına) benzer al yanaklım,
Kadınım, direğim, devliğim (evimin idarecisi) ” sözleri geçmekte eşine olan saygı ve sadakatini oldukça duygulu bir şekilde ifade ettiğini görmekteyiz.
İbrahim Bahadır “Kadın Dervişler” adlı kitabında “8. yüzyılda Buhara’yı yöneten Toksan adlı bir Türk kadın hanım sultandı. Yine Orhon anıtlarında Gültekin Han’ın eşi Kutlu Sultan ile birlikte devleti yönettiği söylenmektedir”. 13 yüzyılda Delhi’de hükümdarlık eden Raziye, kadınlara özgürlük sağlamak için peçe ve çarşafı kaldırmış kendisi de buna örnek olmuştur.
“İslâmiyet’in başlangıcından günümüze kadar kadına ilişkin yorumların her tarihsel ve siyasal dönemde farklılık gösterdiği, bunun coğrafyadan coğrafyaya hatta o coğrafyadaki eski kültürlerin etkileri neticesinde birbirinden farklı yaklaşımlarla bile farklılaştığı görülür. ”
İlhan Arsel “Şeriat ve Kadın” adlı eserinde “Onuncu Yüzyılın ünlü coğrafyacısı el-Belhi  “Kitabu’l-Bed’ Ve’t-Tarih” adlı yapıtının bir bölümünde, o dönem itibarıyle Türk ülkelerindeki kadının özgürlüğüne ilişkin olayları hikâye ederken ve özellikle Muaviye’nin oğlu Yezid zamanında Buhara’da hüküm süren Hatun Sultan’dan söz ederken Türk kadının uygarlığı konusundaki hayranlığını gizleyemez.
Anımsamakta yarar vardır ki, Yezid’in Horasan’a vali olarak gönderdiği Zeyyad bin Ebihi’nin oğlu, Orta Asya’da Arap fütuhatını genişletmek için saldırılar düzenlerken, Buhara’da devlet yöneten Hatun Sultan, bu saldırılara karşı korunmak amacıyla, bir başka Türk ülkesinin hükümdarı Terkan’dan yardım istemiş ve bu vesile ile evlenme teklif etmiştir.”
“Selçuklu Sultanı Tuğrul, 11. Yüzyılda Bağdad’ı işgal ettikten sonra eski halifelerin sarayında Halife el Kasım biemrillah’ın kızı ile evlenir; evlendiği kadını büyük bir saygı ile tahta oturtur. Arap tarihçisi İbn Hallikan şöyle anlatır: “Sefer ayının 15.inci günü prenses, sarayda kendisini bekleyen kocasına mülâki oldu ve altın kumaşlarla süslü tahta çıktı ve kocasını bekledi. Tuğrul Bey eşinin karşısına diz çökerek geldi… Ona emsalsiz hediyeler vererek yeri öptü ve büyük bir saygı gösterisiyle ve mutluluk duyarak odasına çekildi. “  Batılı yazarlar arasında Marco Polo gibi Türk kadınının özgür yaşamlarına, bağımsızlığına ve karakter olgunluğuna hayran kalanlar çoktur. Ricoldo di Monte Groce bunlardan birisidir. Bu ünlü yazardan öğrenmekteyiz ki, Türk ülkelerinde ve örneğin Selçuk Devletinde hâkim olan gelenekler, Arap ülkelerinkinden çok farklıdır ve bu farklılık, özellikle Türk kadınının toplumdaki üstün değeri ve yeri ile ilgilidir .
Kısaca belirtelim ki, Türkler’de kadının bu üstün kertede tutulduğu dönemlerde Batı dünyası, tıpkı Arap dünyası gibi, kadını ikinci plana atmıştı. Çoğu yerde koca, sofrada yemek yerken kadın ayakta bekler, ona hizmet eder, her vesile ile kocasının ayaklarını öper, fakat yine de haysiyet kırıcı muamelelere uğramaktan kurtulmazdı. Bu durumların özellikle Kolonya ve Normandi gibi yerlerde pek yaygın olduğu alınan tedbirlere rağmen yüzyıllar boyunca sürüp gittiği anlaşılmaktadır.  “
Aynı eserde İbn-i Batuta’nın ”Seyahatnamesi”nden alıntılar yaparak şunları kaydetmiştir: “Sultan Özbek Han’ın valilerinden biri ile birlikte Azak’tan hareketle Türk ülkelerine yaptığı gezilerini anlatırken şöyle der: “Tuluktumar Emir’i” ile birlikte gittiğim bu kent büyük Kuma nehri kıyılarındaki Türk kentlerinin en güzellerinden biri.  Bu ülkede tanık olduğum en ilginç şey Türklerin kadın sınıfına karşı gösterdikleri saygıdır. Diyebilirim ki, Türkler, kadınlarını erkeklerinden çok daha şerefli bir kertede tutmaktadırlar. Kiram kentini terk ederken  Emir’in eşini arabada giderken gördüm…. Arabası baştan aşağı süslü ve zengin mavi kumaşlarla örtülü idi; tenteleri açıktı. Prensesin yanında zarif giysilere bürünmüş dört nedime daha vardı ki, onların arabaları da zengin eşyalarla doluydu. Emir’in bulunduğu yere yaklaşınca prenses arabadan indi. Otuz kadar genç nedime elbisenin eteklerini tutarak peşinden yürümeye başladılar. Prensesin eteklerinde ilmikler vardı ve her bir nedime bu ilmeklerden tutup yerden hafifçe yukarı kaldırmak sureti ile yürüyüşe devam ederlerken prenses muhteşem bir tavırla Emir’e yaklaştı; Emir ayağa kalkarak onu selâmladı ve yanına oturttu. Bu sırada nedimeler ayakta prensesin etrafını sarmış olarak beklemekteydiler. Kımız getirildi, prenses bir su kabı alarak içine bir miktar kımız doldurduktan sonra Emir’e ikrâm etti. Bunu üzerine Emir, aynı nezaketle bir kaba kımız doldurdu ve prensese ikrâm etti. Her ikisi, önlerine getirilen yemeklerden yediler. Sadece Sultanlar’ın ya da Emirler’in değil, fakat halktan kişilerin dahi kadına karşı saygılı davranışlarını izleyen yazar şöyle ekler: “Tüccardan ve avamdan kişilerin eşlerini de gördüm (ve onlarında aynı saygıya mazhar olduklarını izledim). Örneğin bu kadınlardan biri at arabasında hizmetçileri ile birlikte gitmekte idi. Başında inci ve tavus kuşu tüyü ile süslenmiş mahruti biçiminde bir şapka vardı. Arabasının pencereleri açık olup tentelerin arasından kadının yüzünü görmek mümkündü. Zira Türk kadınları peçe taşımazlar (ve kapanmazlar). Sokakta yüzleri açık (ve yalnız) dolaşırlar. Ara sıra kendilerine kocalarının refakat ettiği görülür”
Yine aynı eserde ”Türk hükümdarlarının eşleri olan hatunların, toplum yönetiminde çok önemli bir yer işgal ettikleri anlaşılmaktadır. (Zira) hükümdar ne zaman bir emir yayınlasa bu emirnamede mutlaka  -‘iş bu emirnâme sultan ile hatun sultan’ın kararı iledir’- şeklinde bir kayıt görülmektedir.  “
ARAP VE AVRUPA TOPLUMUNUNDA KADINA BAKIŞ:

İlhan Arsel’in eserinde Avrupa milletleri için şunlar yazılıdır: “Örneğin Lecky şöyle der: her ne kadar Yunanlılar kadını, barbarlar gibi köle saymayıp erkeğin can yoldaşı ve arkadaşı durumunda saydıkları için barbarlara rağmen üstün sayılmakla beraber, Romalılar’a nazaran daha aşağı kertede bulunmaktaydılar; çünkü Romalılar’ın kadına sağladıkları özgürlük ve bağımsızlık sisteminden yoksul kalmışlardı. Gerçekten de Yunanlı, kendi kadınını eve tıkarken ve yabancılarla aynı masada oturmaktan kaçınırken, Romalı hemen her davete eşi ile beraber gider, sofranın en şerefli yerine eşini oturturdu…. ”
“Çok eşlilik geleneği Müslümanlığın çıkışından önce Arap yarımadasında geçerli idi. Evlenme yaratılışının gereği; evlenmede sayı ve çeşide meyletmek ise tabiatın gereği sayılıyordu. Eski din ve şeriatler çok evliliğe de, boşanmaya da imkân vermiş ise de, Arap yarımadasında bu imkân kötüye kullanılmış, çünkü gerek çok kadınla evlenmeye gerekse boşanmayı tayin eden olmadığından evlenme ve boşanma o diyarda çok ileri gitmiş,  kadınlar birer zevk âleti sayılarak istenildiği zaman alınır, dilediği zaman atılır, satılır bir ticaret metâı haline gelmiştir.
Lütfullah Ahmed, “Hazret-i Muhammed’in Hayatı ve Kurduğu Dinin Esasları “ adlı eserinde ise şu sözler dikkat çekicidir:
“Milâdi altıncı asırda Arap Yarımadası’nda hatta dünyanın pek çok yerinde insanlar, hayvan gibi alınıp satılıyordu. Mekkeliler kadınlara hatta ileri gelen ailelerin çocuklarına bile lâyık insan olmaları itibarıyla müstahak oldukları mevki’i verememişlerdi. Çok kadınla evlenmede, boşamada sınır ve sorumluluk yoktu. İstedikleri gibi hareket ederlerdi. Tek kadınla evli olmak miskinlikti. Üvey anneler ev eşyası gibi miras olarak ölen erkeğin oğluna kalıyordu. Kabilesi, ailesi kalabalık ve güçlü olmayanların mal varlığı elden ele geçer, bugün zengin olanlar yarın fakirliğe düşer, bugün özgür olanlar yarın esir olarak erkek, kadın hayvan gibi satılırdı. Sayıları çok, onları beslemeye gücümüz yok” diye genellikle kız çocukları, bazen da erkek çocukları babaları tarafından diri diri gömülerek öldürülürlerdi .
1- Kadınlar diledikleri kadar erkekle görüşebilirlerdi, bazı kadınlar evlerinin damlarına bayraklar asarlardı. Dilerse ayda beş yüz erkekle görüşür, çocuk doğarsa istediği kişiyi baba olarak gösterirdi.
2- Birçok aileler, kız çocukları olur olmaz onları diri diri toprağa gömerlerdi. Köleleri kırbaç altında öldürenler hiçbir ceza ile karşılaşmazlardı. Halk ağır faizler altında ezilirdir. Kan içmek, ölü eti yemek olağan hale gelmişti.
3- Sayılı aileler dışında halkın çoğu ahlâkın ne olduğunu bilmezdi.

İlhan Arsel  eserinin devamında şunları kaydetmiştir:
“Hicri 988 ila 1298 yılları arasında bu padişahlar tarafından yayınlanan emirnâmeler ibretle okunmaya değer: hemen hepsinde kadınların feracelerinde değişiklik yapılması, ince ferace giyilmemesi, yasağa aykırı ferace diken terzilerin derhal dükkanlarının kapısının önünde ipe çekilmeleri; hiçbir şekilde mesire yerine gitmemeleri, haftada dört defadan fazla sokağa çıkmamaları, sokağa çıktıklarında hiçbir erkekle (velev ki, babaları ya da oğulları olsun) yan yana yürümemeleri, arabaya binmemeleri, belirli meydanlarda dolaşmamaları, ezan saatinden sonra sokakta kalmamaları emredilmiş ve aksine davrananların cezalandırılacakları ilân edilmiştir ”
Prf. Dr. Yaşar Nuri Öztürk  ”İslâm Nasıl Yozlaştırıldı” adlı eserinde: “Kadını hayatın dışına iten, onu zihinsel ve ruhsal bunalımların tutsağı haline getiren haremlik-selâmlık uygulaması eski bir arap örfüdür. Biz bunun bir Emevi uygulaması olduğunu çok iyi bilmekteyiz. Türklerde bunun tam tersi vardır. Ne yazık ki, hilâfet denen saltanat siyasetinin Yavuz Selim tarafından Osmanlı Devleti’ne taşınmasından sonra,  İslâm’ın en güzel yorumu olan “Türkmen “Yorumu” Arabizmin güdümüne girdi ve birçok Emevi töresi “İslâm” adı altında içimize sokuldu. Bunlardan biri de haremlik-selâmlık denen uygulamadır.
Şu bir gerçek ki, İslâm vahiyleri içinde kadın sesinin haram olduğuna ilişkin bir işaret bile yoktur. Bu temelinden uydurma bir yasaktır. Dört mezheb fıkhını anlatan eserinde Abdurrahman el-Ceziri (ölm. 1941) şöyle diyor: “Dört mezhebin kabulüne göre kadın sesi, avret, yani yasak değildir. Ancak fitneden korkulduğundan haram ilân edilmiştir. Kadının sesinin haramlığı bir yana, kadınların imam bile olabilecekleri, peygamberimizin uygulamaları ile sabittir. Hem de bu imamlık, kadının kadına değil, kadının erkek ve kadına birlikte imamlığıdır. ”
Prf. Dr. Yaşar Nuri Öztürk “Asrı Saadetin Büyük Kadınları” adlı eserinde Bedir Savaşına katılmak isteyen Ümmü Varaka’ya Hz. Muhammed şu cevabı verir: “Sen evine git, ev halkına evine gelenlere imamlık et, namaz kıldır. Şunu bil ki, Allah sana şehitliği nasip edecektir. ”
“İşin doğrusu şudur ki, kadınla erkeğin tokalaşmasını yasaklayan ne bir âyet vardır, hatta ne de uydurma bir hadis. Bunun tam tersine şu görüş birliği vardır: tesettürde serbest olan yerlere dokunulması da serbesttir. ”
“Öncelikle şunu ifade etmeliyiz: geleneksel fıkhın kabulleri esas alındığında kadının örtünmesine bir de “din emri” olarak görmek mümkün değildir. Bu kabullerden yola çıktığımızda örtünme, sosyal konum belirleyici bir örf olur. ”
“Kur’ân’ın örtünme emri abdest organlarını, o arada başı içermemektedir. Başın örtülmesi bir sosyal durum göstergesidir, bir din buyruğu değil ”
“Nur Suresi 31’deki emir kipi, başa ilişkin bir emir değil, göğse ilişkin bir emirdir. Yani mutlak emir, göğsün kapatılmasına yöneliktir. Başın örtülmesine değil ”.
“O âyetten açıkça çıkan tek emir, göğüslerin, özellikle göğse takılmış bulunan süs takılarının kapatılmasıdır. Âyette geçen “zînet: süs” tâbirinin kadının vücudu olarak değerlendirilip el ve yüz dışında, bazı kabullere göre yüz de dahildir, tüm vücuttur “avret” olduğunu ve kapatılması gerektiğini söylemek inandırıcı değildir. Kadının vücudunun “zînet”  olarak düşünülmesine dayanak olacak hiçbir Kur’ân âyeti yoktur ”. Aynı eserde nikâh konusunda ise şu sözler bulunmaktadır:
”Özetlersek: nikâh bir akittir, tüm diğer akitler gibi vücud bulma ve sona erme şartları kamu otoritesi tarafından düzenlenir. Kamu otoritesi nikâh kıyma ve bunu tescil etme yetkisini kime vermişse nikâh onun tarafından kıyıldığı taktirde geçerli olur. Tescil edilmeyen bir nikâh, tarafların, özellikle kadının haklarını savunulur hâle getiremez. O halde böyle bir nikâh din açısından bakıldığında ancak Şiî fıkhındaki mut’a nikâhı olur ”.
“Fıkıh açısından bakıldığında “dini nikâh-imam nikâhı” adı altında ikinci bir nikâha ihtiyaç yoktur. Nikâh akti, devletin yetki verdiği kişi tarafından tescil edildiği anda iş bitmiş olur. İslâm’ın bunun ardından ikinci bir nikâh istemesi söz konusu değildir ”
İbrahim Bahadır eserinde; “Özellikle dini yaşayışta kadınlara ilişkin yasaklama örneklerine pek rastlanmamakta, aksine peygamber döneminde kadınlar namaz vakitlerinde mescide gidip, erkeklerle birlikte ibâdet edebiliyorlardı. Aynı dönemde kadınların sabah namazını Resulullah ile kıldıkları, daha sonra örtülerine sarınarak evlerine gittikleri söylenir ”
“Bu dönemde Hz. Peygamber kadınların mescide gitmesine engel olunmamasını emreder. Hatta gece namazları için bile kadınlara izin verilmesini söyler”
“Daha da ilginç olanı Hz. Peygamber döneminde Mescid-i Nebevi’nin kapısında kadınlarla erkeklerin beraberce abdest aldıkları rivayet edilir. Bu durum Hz. Ömer dönemine kadar sürmüş olup, hatta bu dönemdeki rivayetlere göre kadınlarla erkekler aynı kabın içine ellerini sokup abdest almaktadırlar.
“Her düşüncenin tarihsel gelişiminde olduğu gibi İslâmiyet içinde de başlangıçta kabul edilen, ya da var olan uygulamaların daha sonra değiştiği, git gide bu açılan yolun daha sonra ana merkez düşünceden uzaklaştığı, tarihsel gerçektir. Bu genel kural kadın hakları konusunda da, benzer bir görünüm sağlamıştır. Kadının İslâmiyet içindeki konumu tarihsel süreç içerisinde olumsuz bir seyir izlemiştir.
Peygamber döneminde kadınlara yönelik bazı uygulamalar Hz. Ömer dönemine kadar devam etmiştir. Kadınlara yönelik ilk keskin yasakçı uygulamaların Hz. Ömer tarafından konduğu görülür. İslâmiyet’in kadınlara yönelik olumsuz tavrı konusunda Hz. Ömer dönemini bir kırılma dönemi olarak tanımlamak daha uygundur. Hz. Ömer bu konuda o kadar ileri gitmiştir ki; Hz. Peygamber’in müsaade ettiği kimi uygulamaları ve serbestiyi bile kadınların elinde almıştır.
İlk kısıtlamalar ibâdethanelerden kadınları uzaklaştırmakla başlamıştır. İslâm toplumlarında kadın ve erkeğin bir araya geldiği yerler ibâdethanelerdi.  Daha sonra kadınlar bazı sınırlamalarla karşılaşmışlardır. Hz. Ömer’in bu konudaki bir başka uygulaması ise, kadınlara mescitlerde ayrı bir kapı tahsis etmesidir. Hz. Ömer bu kapıdan erkeklerin girmesi yasaklar. Hz. Peygamber döneminde erkeklerin arka saflarında ibâdet eden kadınlara daha sonraki dönemlerde hareketlerine dikkat etmedikleri gerekçesi ile bazı sınırlamalar gelir. Daha önce mescitlerde kadın ve erkeğin namazdan önce ve sonra birbirleri ile konuştukları bilinmektedir. Hz. Ömer, bir defasında bu sohbetler uzayınca kadınları mescitten kovar. ”
“Hz. Ömer’in kadınlara yönelik yasakçı uygulamaları peygamber dönemi ile oldukça çelişen bir görünüm arz etmektedir. Hz. Ömer’in bu uygulamaları daha sonraki Sünni İslâm geleneği için referans kabul edilip, kadınlara yönelik daha kötü ve fıkıh yorumları yapılmıştır. Bu durum süreç içerisinde o denli abartılmıştır ki, peygamberin ölümünden üç yüz yıl sonra peygamberin fikirlerinin tersine kimi uygulamalar dinin bir parçası haline getirilmiştir. ”
“Kimi âlimler, Allah’ın yalnızca erkekleri peygamber olarak gönderdiğini savunurken, bazıları da Meryem’in peygamber olarak nitelendirilebileceğini söylerler. Kurtubi bu konuda daha kesin konuşup Meryem’in peygamber olduğunu söyler. İbn-i Hacer el-Es’âriye İsnadan kadınlar arasında bazı peygamberlerin bulunduğunu ileri sürmektedir.  “
“Hilâfet ve imamet söz konusu olunca, Eş’âri âlimleri kadının da, peygamber olacağına ilişkin fikir belirtmişlerdir. Hz. Musa’nın annesi ve Hz. Meryem’in Tanrı ile konuştuğundan dolayı peygamber olacağını söylerken; Maturudi âlimleri ise, peygamber olmak için, erkek olmayı şart koşmuş, kadından peygamber olamayacağını söylemiştir. ”
“Buna karşın tasavvuf kadına öbür İslâmi ilimlere ve akımlara mensup ulemadan daha olumlu bakmış. İlk Sufilerin kadından veliye, ya da mürşide olmaz dedikleri görülmediği gibi, tam tersine tasavvufa yönelmiş VII.-IX. Yüzyıllar arasında birçok kadın ermişe rastlanır. Hatta Zünnun, Beyazıd Bistami, Şibli gibi mutasavvıflar kadınlardan feyiz almış olup, Beyazıd Bestami, benim pirim bir kadındır diyecek kadar onları yüceltmiştir.
“İlk dönem hareketlerinde sadece kadın erkek karışık sohbeti değil, kimi ibâdetleri de, birlikte yapmasına engel yoktu. Çünkü tevhit halinde ve makamında olan Sufi ikilikten ve çokluktan kurtulur, vahdet denilen birliğin sırrına erer, bu durumda her şeyi bir gören Sufi erkek-dişi ayrımı yapamaz. Böyle bir ayrım yaptığında tevhit halinde olamaz. ‘Tevhit halinde sen ben bile yok iken, kadın erkek ayrımı nasıl söz konusu olabilir?’ düşüncesi kadınlarla ibâdette birlikte olunmasında en büyük gerekçe olmuştur ”
“Kadından veli olup olamayacağı konusunda mutasavvıflar olumlu cevap vermişlerdir. Burada örnek gösterilen isim Hz. Muhammed’in kızı Fatma olmuştur. Mutasavvıflarca Hz. Fatma nazarında kadınlar birer ermiş veliye oldukları kabul edilmiştir. İbn-i Rüşd, Ebu Sevr ve Teberi gibi müctehidlerin kadının imam olmasını mutlak surette caiz gördükleri kaydedilir. ”
“Emevi halifesi Abdülmelik b. Mervan zamanında yaşayan Şebib b. Yezid b. Ebi Nuaym’ın kadının halife olabileceğini söylediği rivayet edilir. İmam Malik, et-Tabari, İmam Azam ve diğer mezheb imamlarının kadının, valilik, komutanlık ve kadılık yapabileceğine cevaz verdikleri kaydedilmektedir.  “
Celal Nuri ” Eski Avrupa’da kadın hayvan gibi, eşya gibi, bir mal sayılmıştır”.   Proudhan “Kadın, insan ile hayvan arasındaki birleştirici noktadır” derken Filozof Schpenhauer de “Kadın dayak yemek, güzel beslenmek ve hapsedilmek için yaratılmış bir hayvandan başka bir şey midir? Kadının saçı uzun, aklı kısadır, demektedir.
“Kur’ân-ı Kerim’de, Nisâ “Kadınlar” Suresi ile bu problemlere el konmuş ve kadınların toplum içinde yeri yükseltilmişti. Kadına o derece haklar tanınmıştı ki, yirminci yüzyılın başlarında bazı uygar Avrupa memleketlerinde bile kadına böylesine bir hak tanınmamış idi“
Hıristiyanlık, evlenmeyi “zorunluluk ile yapılan bir fenalık” olarak yorumlar.  Yani insanlar çoğalmak için mecburi yaptıkları iğrenç ve aşağılık olarak kabul edilen bir birleşme olarak görülür.  Eski Roma’da aşırıya giden cinselliklere tepki olarak keşişlik -ruhbaniyet getirilmiş, fakat bunda da, çok aşırıya gidilmiştir. Hıristiyanlık kadını “fena” görmüş, insanın felâketine sebep bilmiştir. Hıristiyanlık her bakımdan kadını murdar kabul etmiştir. Hazreti Havva öyküsüne bağlayarak daima “aldatıcı”  ve erkek için kötülük kaynağı saymıştır. Kadın pek çok toplumda hep erkeği baştan çıkaran, tahrik unsuru olan, varlık olarak görülmüştür.   Papa 7. Greguvar da rahiplerin evlenmemesi kaidesini koymakla Hıristiyanları kadından nefret ettirmiş ve soğutmuştur.

BEKTÂŞÎLİK’TE KADIN ANLAYIŞI:
Kur’an-ı Kerim’in Bakara suresinin 187. ayetinde “Onlar sizin için eştir, siz de onlar için eşsiniz” denilmektedir.  Kadın Alevi-Bektâşî inancında asla bir eğlence aracı değil, aksine saygı duyulacak mukaddes bir varlıktır. Feylesof Rıza Tevfik bakın ne söylemiş.

Gel derviş, beri gel yabana gitme
Her ne arar isen inan sendedir
Nefsine bîhûde eziyyet etme
Kâbe’yse maksudun, Rahman sendedir.

Gir gönül şehrine dolaş bir kere,
Kıyas et ne imiş güneşle zerre.
Yalnız sen kadirsin hayır ile şerre
Şerre mâil isen şeytan sendedir.

Gayriden arayıp derdine çâre
Ne varlık verirsin mûr ile mâre?
Cennetten çıktınsa, be hey âvâre
Havva’yı aldatan yılan sendedir.

Diyerek şeytani düşünceleri de, insani düşünceleri de, insanın kendisinin oluşturduğunu anlatmaya çalışır. Kadını istediğiniz kadar örtün, eğer erkeğin tahrik olma fikri bilinçaltında varsa tahrik olur. Fakat bir kadınında kendi teşhir edecek boyutta açık giyinmemesi gerekir. Burada suç kadının varlığında değildir. Dolayısı ile kadın şeytan değildir, aksine mukaddes bir varlıktır. Onu kutsallıktan alıkoyan şey, bizim şeytanca olan düşüncelerimizdir.  Ne Arap toplumundaki gibi “talâk-ı selâse”  (erkeğin üç sefer “boş ol” demesi) söz konusudur, ne de İranlı’ların yaptığı gibi Mut’a nikâhı vardır.
Hiçbir inancı toplumun gelenek, yaşayış tarzlarından ayrı düşünmek mümkün değildir. Bu nedenle İslâm’ın yorumlanışı ve günlük hayatta uygulanışı her topluma göre farklılıklar arz eder. Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba bu konu ile ilgili şunları söylemektedir:
“Bektâşîlik’te de en önemli karakter temiz huy ve konukseverliktir. Evine gelen konuğu Hz. Alî’nin kendisi imiş gibi sayan, “Mihman Alî’dir” ve “Sofra Alî’nin” diyen Bektâşî kadınında bu nitelikler, bir gelenek olarak, mevcuttur ve kadın erkekle eşit haklara mâliktir.”
“Câhiliyet devri Arapları kız çocuklarına hiç değer vermez, doğar doğmaz diri diri kuma gömerek öldürürlerdi. Arap’ta, Acem’de, Yunan’da kadın mal gibi alınıp satılırdı. Kur’an-ı Kerîm 4. Nisa “Kadınlar” Suresi âyet: 33, 34 de iyi kadının itaatli olması serkeşlik ederse öğüt edilmesi, söz dinlemezse yanına gidilmemesi, söz dinleyen kadına zulüm edilmemesi, kaydedilmektedir. Kur’ân’ın erkekleri kadından üstün sayan bu âyetinde geçen “Ricâl:Erkekler” Bektâşîlikte “Erler erlik mertebesine ulaşmış olanlar” anlamına alınmış olup, kadınlardan da, bu mertebeye varanlar erkeklerle bir görülür. Böylece ricâl mertebesinde, erler katında sayılan kadınlar da vardır. Âyetteki “Kadınlar” sözü de “erlik makamına erememiş olanlar” diye kabul edilir”
“Tarih Konuşuyor” adlı derginin Haziran 1964’te çıkan cilt 1 sayı 5 sayfa 389’da şu sözler ilginçtir. “Ben Ebulgazi Bahadır Han, bu günün Türk kuşağına derim ki: Türk’te kadın erkekten değerlidir, otağın asıl sahibi KADIN’dır. Analarımız, kızlarımız, karılarımız, Tanrı’nın erkeklere erlik (olgunluk) yolundaki armağanı olan kadınlarıdır.  Babam Yadigâr Han anlatırdı ki, onun çocukluğunda kadın önden gider aş’a (yemeğe) önce o el atar, miras kız çocuğa kalırmış. Daha sonra kör olası Rus ve Arap düşünceleri iki yanlı gelmişler, bize olmayan nice nice duygular getirip içimize salmışlar”  denilmektedir. Aşağıdaki dörtlük Hacı Bektâş Veli’nin ve Bektâşîliğin kadına bakış açısını çok güzel izah ettiği kanaatindeyim.

Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde
Bizim nazarımızda erkek kadın farkı yok
Eksiklik noksanlık senin görüşlerinde

Hacı Bektâş Velî’nin fikirlerini onun yaşamından, eserlerindeki menkıbe ve sözlerinden anlamaktayız. Bunlara Velâyet-Nâme’den birkaç örnek vermek gerekirse:
“Hünkâr Hacı Bektâş Velî, Rum ülkesine yaklaşınca mâna âleminden Rum erenlerine,
-“Esselâmü aleyküm Rum’daki erenler ve kardeşler“ diye selâm verdi. Bu sırada Rum ülkesinde, elli yedi bin Rum ereni sohbette meclisteydi. Rum gözcüsü de, Karaca Ahmed’di. Hünkâr’ın selâm verdiği, Fatıma Bacı’ya malûm oldu. Bu kadın Sivrihisar’da Seyyid Nureddin’in kızıydı, henüz evlenmemişti, meclisteki erenlere yemek pişirmedeydi. Karaca Ahmed de, Seyyid Nureddin’in müridiydi. Fatıma Bacı ayağa kalkıp Hünkâr’ın bulunduğu tarafa döndü, elini göğsüne koydu, üç kere
“Aleykümselâm” dedi, yerine oturdu“
Bu menkıbeden şöyle bir ders çıkartılması gerekir: Olgunluk, eski dildeki anlamı ile erlik, erkeklik veya dişilikte değil, kişiliktedir. Arap toplumların Cahiliyye Döneminden kalma alışkanlıkları gereği, kadın nâkıs, eksik yaratılışlı, tahrik unsuru değil, aksine erkeğin tamamlayıcısı, bütün insanlar gibi mükemmel olma özelliğini potansiyel olarak kendinde bulunduran varlıktır. Kadın erkeğin namusu, yani ilâhi lütfudur.
Aynı inanç sisteminin devamından olan 20. Yüzyıl Bektâşîlerinden Künci’nin aşağıdaki nutku günümüzde de, geçerliliğini korumaktadır.
Bektâşî kimsenin malını çalamaz
İbadet etmekçün tenbel kalamaz
Bir kadın üstüne bir daha alamaz
Boşamaz oldukça zevcesi sağ

Ârifler nâmûs u ırzın veremez
Tesettür ne demek aklı eremez
İnsan duâ ile rızkın yeremez
Edeb içinde var her şeye mesağ
Sonuç:
Bektâşîlik açısından kadın Allah’ın kişiye lutfu,  İrade-i İlâhiye’nin tecellisidir. O’na ihanet Allah’a ihanettir. Ahde vefasızlığın ne kadar kötü olduğunu Kur’ân-ı Kerim pek çok âyetinde bildirmiştir.  Evin direğidir, erkeğin karısı değil, eşidir. Erkeğin tamamlayıcısı, yani olgunlaşmasına vesile olandır.  Bektâşîlik, Türk tarikati olduğu için İslâm’ın yüce değerleri ile Türklüğün saygıdeğer geleneklerinin bir sentezidir. Türkler İslâm öncesinde de, zaten kadına bakış açısından Bektâşî gibi yaşıyorlardı. Bektâşîliğin kabulü kadını toplum içindeki yerinden aşağı indirmediği gibi, üste çıkartmıştır. Bir Bektâşî eri, yatmadan önce eşinin eline niyâz eder, eşi de erinin eline niyâz eder. Bu eşine olan saygının çok ufak bir örneğidir.

Yorum Yapın »